Halis TOSUN
Ana Sayfa
Alevliğin Tarihsel Gelişimi - 1. Basım Şubat 2004
                                             İSLAMIN DOĞUŞU VE HZ. MUHAMMED'İN KİMLİĞİ

        Arap Yarımadasında insanlar kabile toplulukları halinde yaşıyorlardı. Bu kabileler şunlardı: Emeviler, Kureyşler, Ensariler, Haşimiler, Bedeviler.
        Bu kavimler birbiriyle geçinemediklerinden birbirlerinin ticaretini önlemek için kervanların önünü kesiyor ve talan edi­yorlardı. Can güvenliği yoktu. Hangi kavim güçlü ise ege­menliği o sağlıyordu. Aynı zamanda köleci bir toplum idiler, köleler pazarlarda rahatlıkla alınıp satılabiliyordu. İnançları gereği kız çocuklarına değer verilmiyordu. Birden fazla kız çocuğu olanlar çocuklarını diri diri kuma gömebiliyorlardı. Ezilen ve köle muamelesi gören halkın büyük çoğunluğu bir arayış içinde idi. Yaşadıkları dönem Cahiliye Devri idi ve ka­bilelerin putları vardı. İnançları gereği putlara tapıyorlardı.
        Hz. Muhammed, Haşimi kabilesinden, Haşim oğlu Abdulmuttalip evlatlarından Abdullah'ın oğludur. Hz. Muhammed'in babası Abdullah, Benizehrah kabilesinden, Vahap kızı Emine Hatun'la evlenmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.) Miladi 571 yılında Nisan ayının onikisinde tan yeri ağarırken Mek­ke'de doğmuştur. Hz. Muhammed doğmadan babası, altı yaşında iken de annesi ölmüştür.
        Hz. Muhammed, amcası Abutalib'in evinde büyütülür. İyi ahlaklı ve faziletli olarak yetiştirilir. Mekkeliler ona Muhammedülemin lakabını vermiştir. Bilgi ve zekası ile yanında ça­lıştığı kervan sahibi olan Hatice ismindeki dul ve zengin bir kadınla evlenir. Kırk yaşında iken (Nübüvvet) peygamberliği­ni ilan eder.
        "Yeri göğü yaratan Allah'ın varlığına inanılmasını ve ken­disinin Allah'ın elçisi olduğunu" söyleyen Hz. Muhammed'e ilk inananlar eşi Hatice, amcasının oğlu Hz. Ali, kölesi Zeyd ve Ebubekir olur. On üç yılda kimi tarihçilere göre 40, kimile­rine göre 140 kişi Hz. Muhammed'e inanmışlardır.
        Hz. Muhammed bu dünyayı ve kainatı yaratan Allah'a ina­nılmasını, Allah'ın herkesi eşit yarattığını, hiç kimsenin bir başkasının üzerinde tahakküm sağlayamayacağını, aksini id­dia edenlerin Allah'ın gazabına uğrayacaklarını öğütlüyordu. Bu yeni düşünceye şiddetle karşı çıkan Emeviler, Kureyşler, Ebu Cehil'in etrafında toplanarak Hz. Muhammed'in öldürül­mesine karar verirler. Alınan bu karar, Hz. Muhammed'in am­cası ve Hz. Ali'nin babası olan Ebu Talip tarafından Hz. Mu­hammed'e iletilir. Hz. Muhammed, yandaşlarına hiç kimsenin dışarı çıkmamasını sıkı sıkı tenbih eder. Hz. Muhammed o ge­ce yatağına Hz. Ali'yi yatırarak Hicret için dışarı çıkar, yürür­ken birinin kendini takip ettiğini anlar. Duraklar, "Kimsin?" diye sorar. Ebu Bekir "Benim ya Resulullah" der. Hz. Mu­hammed "Ben sizlere dışarı çıkmayın diye söylememiş miy­dim?" der. Kendisinde şüpheler uyanan Hz. Muhammed mec­buren Ebu Bekir'i de yanına alır, Mekke'den Medine'ye götü­rür. Bu yolculuk sırasında üç gün Serv dağında mağarada sak­lanır. Peşine düşen Ebu Cehil ve yandaşları geri dönünce Me­dine'ye gider. Hz. Muhammed Medine'de İslam'ı yaymaya çalışır. Kısa bir zamanda kafi derecede güçlenir ve İslam dü­şüncesine karşı çıkanlarla savaşmak zorunda kalır. Bu yüzden Uhud, Bedir, Hendek Savaşları yapılır. Hz. Muhammed Hen­dek Savaşında deveden düşerek hem yaralanır hem de dişi kı­rılır. Çok zor durumda iken Hz. Ali imdadına yetişir. Etrafın­daki düşmanları dağıtarak, Hz. Muhammed'i kurtarır. Gene Uhud Savaşı'nda çok sayıda kayıp vermenin yanısıra Hz. Mu­hammed'in amcası Hamza, Kureyş kabilesinin başkanların­dan Utbe bin Rebia'nın kızı, Ebu Süfyan'ın karısı ve Muaviye'nin de annesi olan Hinde'nin kiraladığı Vahşi adındaki bir zenci tarafından okla öldürülür. Hz. Muhammed'in ordusu bozguna uğrar. Hz. Ali'nin gayreti ile kısa zamanda toparlan­ır. Hz. Ali "Biz savaşırken kim kimin tarafındandır, tanıyamıyoruz; buna bir çare bulalım" der. Bu öneri üzerine ileri gelen­ler toplanarak buna bir çözüm düşünürler. Hz. Muhammed'in önerisi üzerine Muhammed ordusunun miğferleri kırmızı ren­ge boyanır. Böylelikle her iki ordu birbirinden rahatlıkla ayırt edilebilir. Emeviler tarafından Muhammed'in ordusuna Kızıltaçlılar adı verilir. Hendek Savaşından sonra çok kanlı geçen Bedir Savaşını da kazanan Hz. Muhammed, zorunlu olarak terk ettiği Mekke'ye güçlü bir şekilde geri döner.
        Mekkeliler zorunlu olarak Müslümanlığı kabul ederler. Başta köleler olmak üzere İslam'la gelen adalet, geniş halk kitlesi tarafından kabul edilir, İslamiyet benimsenir. Kabile halinde yaşayan Araplar İslamiyetle birlikte devletleşir. Dev­letin üst düzey görevlerinde Muhammed'e karşı savaşan Ömer-Osman ve Muaviye görev alırlar. Onların bu tavrı, dı­şında kalıp mücadele ettikleri İslamiyet düşüncesini yeneme­yeceklerini anlamış olmalarından olsa gerektir. Yeni oluşan devletleşmenin dışında kalmak istemezler.
        Hz. Muhammed'in eşi Hz. Hatice, 620 yılında ölünce, Hz. Muhammed, Ebubekir'in kızı Ayşe ile evlenmesi Emeviler'in Hz. Muhammed'le akrabalık bağlarını pekiştirir. Fakat Hz. Ali, Emevilerin önde gelenleri olan Ömer, Osman, Muaviye ve Ebubekir'in devletin üst kademelerinde yer almalarından rahatsızlık ve kuşku duymaktadır. İslam devletleştikten sonra İslam'a inanmayan kavimlere, topluluklara güç kullanmaya başlar. Örneğin Fedek, Medine'nin kuzeyine düşen bir Yahu­di köyüdür. Hayber'in fethiyle birlikte Yahudilere ait Fedek Hurmalığı Hz. Peygamberin hissesine düşer. Hz. Peygambe­rin akrabalarından fakir ve güçsüzlere gelir kaynağı oluşturur. Hz. Muhammed ölmeden Fedek hurmalığını kızı Fatma'ya bağışlamıştır. Gene Hz. Muhammed sağlığında İfik Muhare­besinde bir çok ganimet elde etmiş, bunları Müslümanlara paylaştırmış, kendi hissesine düşen iki gümüş gerdanlığı da karısı Ayşe ve diğer karısı Umma Selamiye arasında pay et­mek isteyince, Ayşe her ikisine de sahip olmaya kalkmış, bu yüzden aralarında ciddi tartışmalar çıkmıştır. Bu tartışma anında Hz. Ali içeri girdiğinde, Ayşe'nin hakarete varan ağır sözler söylediğine tanık olarak, Ayşe'ye sert tepki göstermiş­tir. Hz. Muhammed bu olaydan sonra Hz. Ali'ye tam yetki ve­rerek Ayşe'yi kendisinden boşatmasını istemiştir.
        Görüldüğü gibi her din ve devlet kurulma aşamasında masu­mane taleplerle güç kazanabiliyor. Fakat bu güç devletleştikçe, kendisi gibi inanmayanlara, kendisine boyun eğmeyenlere güç kullanarak Allah adına öldürebiliniyor, mallarına el konulabili­yor. İslam'ın devletleşmesi ile birlikte kendisi gibi inanmayanla­ra karşı saldırganlığa ve güç kullanmaya başlayınca Hz. Ali ken­disine yakın güvendiği kişilerle sık sık ilişkilerde bulunmakta, toplantılar yapmaktadır. Alevi menkıbelerinde yer alan Kırklar Meclisi'nin halk tarafından yüceltilmiş hali olması mümkündür.
        Hz. Ali'nin zaman zaman ortadan kayıp olması Hz. Mu­hammed'in dikkatini çekmiştir.
        ALEVİ İNANCINA GÖRE, bir gün Cebrail Aleyhisselam tarafından Hz. Muhammed'e Miraç'a gitmesi buyurulur. Hz. Muhammed Miraç'a giderken önüne heybetli bir aslan çıkıp, kükremeye başlar. Hz. Muhammed'i bir heyecan ve korku sarmaya başlamışken, bir nida gelir: "Ey Muhammed, parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına at ve geç." Hz. Muhammed parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına atar ve aslan sakinleşir. Yoluna devam edip göğün en yüksek katına ulaşır, orada dos­tuna kavuşur ve birlikte 90 bin söz konuşulur. Bunun 30 bini şeriat üzerinedir, 60 bini ise Ali'de sır olmuştur.
        Cennette Hz. Muhammed'e BAL-SÜT ve ELMA'dan olu­şan bir yemek gelir. Bu yemeğin insana yüzlerce yararı vardır. Bal peteği, insanın mayasını; sütün memesi, ana rahmini; el­manın kabuğu, derisini anlatır. TANRI, SÜTÜ SEVGİYE, BALI AŞKA, ELMAYI DOSTLUĞA bağışlamıştır.
        Hz. Muhammed Miraç'dan dönerken yolu bir kulübeye düşer. Yürüyüp kapısını çalar, içerden bir ses "Kim o?" diye sorar. "Ben Peygamberim" deyince, "Bizim bir Peygamberi­miz var, Muhammet, o da içimizde, başka Peygamber buraya sığmaz" denir ve içeriye alınmaz. Bu durum üç kez tekrarla­nır. Hz. Muhammed çaresiz geriye dönüp giderken, kendisine bir nida gelir: "Dön içeriye girmeyi dene". Hz. Muhammed dönüp kapıyı çalar "Kim o" denildiğinde "Yoktan var olmuş, bir yoksul oğluyum" der.
        Kapı sonuna kadar açılır ve "Ey kapıların açarı, hoş geldin, uğur getirdin, gelişin kutlu olsun" denir.
        O mecliste Kırklar kadınlı erkekli oturup söyleşiyorlardı. Hz. Muhammed sorar; "Sizler kimlersiniz?" "Biz kırklarız." "Peki, sizin ulunuz kim?" "Biz hepimiz eşitiz, bir bütünün parçalarıyız." "Ama biriniz eksik!" "O bizim Selman'dır. Onu da aramızda bil."
        Hz. Muhammed ispatlamalarını ister. Bunun üzerine Hz. Ali kolunu uzatır, desdur denilip koluna bıçak vurulur, kan ak­maya başlar. Hepsinin kolundan aynı anda kan akmaya başlar, bir damla kan da pencereden içeriye damlar. Bu taşraya giden Selman'ın kanıdır.
        Hz. Ali'nin kolu bağlanır, kanı durur. Hepsinin kolundan akan kan da durur.
        O anda Selman içeriye girer. Beraberinde getirdiği üzüm tanesini Hz. Muhammed'in önüne koyar: "Ey yoksulların hiz­metkarı, bu üzümü al, hepimize eşit bir şekilde paylaştır" der. Hz. Muhammed küçük bir üzüm tanesini nasıl kırk kişiye bö­lüştüreceğini düşünmeye dalınca yine kendisine bir nida gelir: "Ey Muhammed, üzümü bir kabın içinde ez, şerbet olsun, her­kese eşit bir şekilde dağıt." Hz. Muhammed aynısını yapar, bunu içen kırklar kendilerinden geçip, semah dönerler. Kırk­ların semahı ilahi bir nur içinde sürer. Semah ederken Mu­hammed'in başındaki imamesi yere düşüp 40 parçaya bölü­nür. Her biri bir parçasını alınca; Hz. Muhammed sorar: "Pi­riniz kim?" Kırklar: "Pirimiz Şah-ı Merdan Ali'dir. Rehberi­miz Cebrail Aleyhisselam'dır." derler. Bunun üzerine Ali'nin orda olduğunu anlar ve Ali'yi yanına çağırarak yer gösterir. Hz. Muhammed o anda Miraç'a giderken aslanın ağzına attı­ğı yüzüğün Ali'nin parmağında olduğunu görür, Miraç gecesi Cebrail tarafından beline sarılan kuşağı çıkarıp Hz. Ali'nin be­line bağlar. Birinci düğümü Tanrı'nın, ikinci düğümü Cebra­il'in, üçüncü düğümü de kendi adını anarak atar. Ve "La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah, Aliyun Veliyullah" diyerek yerine oturur.
        Ali'ye "Sen benim kardeşimsin. Tıpkı Musa ile Harun gi­bi. Bundan sonra sen de seni izleyenlerin ve inananların beli­ne bunu bağla" buyurur. Bunun üzerine Hz. Ali önce Selmanı Farisi'nin, sonra Kamber'in ve üçüncü olarak Süheyla'nın beline kuşağını bağlar. Kırklar orada kendilerine kardeş seçer, kemer bağlar ve semah dönerler. Alevilikte Kırklarda oluşan bu kardeşlik bugüne değin devam edegelmiştir. Musahiplik töremiz, iki soyun ve böylece iki ocağın kıyamete değin kar­deşliğidir. Musahip andı içen kişiler Hz. Ali ile Hz. Muham­med'in yoluna girmişlerdir.
        Musahiplik oluşumu ile Aleviliğin örgütlenme tohumu atıl­mıştır. Bu oluşuma dahil olanlar bazı ağır koşulları da berabe­rinde getirmiş olurlar. Örneğin musahip kardeş olanlara veri­len sözlerinden dönemeyeceklerine dair yemin verdirilir. Pir onlara söylenen sözlerin olmazsa olmaz olduğunu, uymaları gerekenleri anlatır. Örneğin;
        "Siz gidemezsiniz kış var. Aşılmaz yüksek dağlar var. Geçitsiz ırmaklar var. Bu belleri aşamazsınız, bu selleri geçe­mezsiniz, çok büyük engeller var. Çok zor ortam var.
        Demirden leblebidir yenilmez, ateşten gömlektir giyilmez. Gelme, gelirsen dönme. Gelenin malı gider, dönenin canı gi­der. Öl ama ikrar verme. Öl ikrarından dönme. Hal böyledir, bu halleri size demiş olayım, bu şartlan kabul edenler, Tanrı'nın birliğine inanarak Muhammed-Ali'nin yoluna girmiş olurlar" der.
        Bir önemli nokta da, bu şartları kabul edenlerin oturdukları bölgenin halkından da onay almaları gerekmesidir. Halk eğer bu iki canın olgunlaştığını, kendilerinden razı olduklarını, ser verip sır vermeyeceklerine inandıklarını söyler, rızalık verirse geçerli olur musahiplikleri. Musahipliğin en son yemini evli olmaları eşlerinin de rızalığının olması dolayısı ile, dört canın bir gömleğe girerek ölmeden önce nefislerini öldürmeleri anla­mına geliyor ki, bu yemin ölünceye kadar devam eder.
        Anlaşılan Alevi olmak, talip olmak, Muhammed-Ali yolu­na girmek pek kolay değildir.
        Bu yola girenler hiç bir zaman yollarından dönmemişler­dir. Bir çok katliam ve baskılar yaşamalarına rağmen yolları­nı sürdürmüşlerdir. Yaşanan Sünni ve Şii Müslümanlığın dı­şında Pir, Rehber ve Talip üçlemesi ile bir inanç biçimi oluş­turulduğundan bu inanç biçimi günün şartlarına göre genişle­tilmiştir. Örneğin, Kerbela vakasından sonra Kerbela şehitleri için tutulan yas-ı matem ve anma törenlerinde, ve gittikçe ağırlaşan şartlarda yaptıkları cem törenlerinde, baskı ve katli­amlardan korunmak için alınan tedbirler sonucu 12 hizmet doğmuştur. Örneğin gözcülük bu şartların getirdiği bir durum­dur; haneye dışardan gelebilecek tehlikeyi görüp haber ver­mek gözcünün görevidir.
        Her can Cem'e giremez. Eğer biri çevresine zarar vermiş, yalan söylemiş, dolandırıcılık yapmış, yüz kızartıcı suçlar iş­lemişse ve gelip Cem'e katılmak istiyorsa, önce özünü dara çekmek suretiyle yaptığı işlerden dolayı tövbe etmesi ve halk­tan özür dilemesi gerekir. Halk da bu özürü kabul ederse an­cak o zaman Cem'e alınır.
        Bir başka özellik de, hiç bir makam ve rütbe gözetilmeksi­zin, kimseye ayrıcalık tanınmaksızın Cem'e girilmesidir. Tıp­kı Kırklar Meclisi'ndeki üzüm tanesinin Hz. Muhammed tara­fından ezilip şerbet yapılarak herkese eşit dağıtılması gibi Cem'e gelen lokmalar da o şekilde eşit dağıtılır. Her talip olan kişi, önemli özürü dışında en az yılda bir sefer görülmek için Görgü Cemi'ne girmek zorundadır.
        Bu inanç biçimi, Sünni inancına dayalı kurulan Emevi Devleti ile, Abbasi Devleti ve Osmanlı Devleti'nin korkulu rüyası haline gelmiştir. Halkı böylesi bir yol ve inanç sistemi dışında tutmak için bir çok çirkef iddiaya başvurulmuştur. Ör­neğin, Sünni Müslümanlara göre, İslam'ın şartlarını yerine getirmedikleri, namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları, Kur'an'a inanmadıkları gibi iddialar ve Cem ayinlerinde mum söndü yaparak ana bacı tanımadıkları gibi iftiralarla Alevile­rin katledilmeleri dince vacip sayılmıştır. "Kim ki bir Alevi'yi öldürürse cennetle müjdelenmiştir", denmiştir.
        Alevilik, Hz. Muhammed'in ölümünden sonra Hz. Ali ta­raftarlarına verilen addır. Hatta Alevilikte bazıları daha ileri giderek manevi gelişmenin Hz. Muhammet'ten Hz. Ali'ye de­ğil, Hz. Ali'den Hz. Muhammed'e aktarıldığını ileri sürmek­tedirler. Bu inanışa göre Hz. Muhammet peygamberlik sırrı­na Hz. Ali velilik sırrına sahiptir. Oysa velilik Nebilikten üs­tündür. Bununla birlikte Hz. Muhammet'le Hz. Ali bir vücut­tur. Hz. Ali'deki bu yüksek vasıflar dolayısıyle onun yanını tutanlar ve onu benimseyenlere Alevi denir.
        Hz. Muhammed de yaşamı boyunca Cemlere katılmıştır. Hatta ikinci bir kargaşaya yol açmamak için Cem'deki gözcü­lük görevi onun tarafından uygulamaya konulmuştur. Çünkü Emeviler ve Kureyşiler her ne kadar Müslüman oldularsa da Hz. Muhammed onlara güvenmemektedir. O nedenle Kadir-i Hum'da yaptığı Veda Hutbesi'nde Ali'yi yanına alarak, "Bu Ali'dir. Ali herkesten önce İslamlığı kabul etmiş, İslamlığın kökleşmesi için hiç bir fedakarlıktan çekinmemiştir. Ali be­nim sevgili amcamın oğludur. Ali'nin eti benim etimdir. Ali'nin kanı benim kanımdır. Ali'nin ruhu benim ruhumdur. Her kim ki Ali'ye yardım eder, Allah da ona yardım eder. Her kim ki Ali'ye düşmanlık eder, bana düşmanlık etmiş olur. Ben kimin mevlası isem, Ali de onun Mevlasıdır" demiş, böylece kendisinden sonra Ali'yi İslam halifesi olarak tayin ettiğini bildirmiştir. Oradaki onbinlerce kişi sıraya girerek Ali'ye biatta bulunmuşlardır, Ali'ye biat edenlerin başında Ömer ile Os­man da vardır.
        Haziran ayının sekizinci günü bütün Sahabeler Hz. Muhammed'in etrafında toplanmışlardı. Çünkü Hz. Muhammed ölüm döşeğinde idi. Hz. Muhammed "Bana kağıt ve kalem getiriniz, bir vasiyetname yazayım ki benden sonra birbirinizi öldürmeyesiniz ve delalete düşmeyesiniz" dedi. Emeviler, başta Hatab oğlu Ömer buna mani oldu. Ona göre Hz. Mu­hammed ağır hastaydı, ne yazacağını bilemezdi. Oysa ki kor­kuları, Hz. Muhammed'in Hz. Ali'yi kendi yerine ikinci kez tayin etmek istemesiydi.
        Hz. Muhammed 632 yılının Haziran ayında Hakk'a yürüdü­ğünde, en çok Hz. Ali üzülmüştü. Hz. Ali cenazeyi kaldırma ve gömme işiyle uğraşırken; Ömer, Osman ve Ebubekir toplanarak baskı yöntemiyle halifelik üzerine anlaşmaya varıyorlardı.
        Önce Ebubekir'e biat ederek onu halife ilan ettiler. Halkın bir kısmı buna tepki göstererek biat etmeye karşı çıkıyordu. Hz. Ali de altı ay direndi. Fakat Müslümanlar arasında kan dö­külmemesi için Ebubekir'e biat ederek sorunu çözmüş oldu. Ebu Bekir Halife olur olmaz, Hz. Muhammet'in sağlığında kızı Fatma'ya bıraktığı Fedek hurmalığını geri alarak devletleştirdi. Hz. Fatma defalarca hurmalığını geri istemesine rağ­men, alamadığı gibi Ömer tarafından tekmelenerek çocuğunu düşürdü ve aldığı darbeler yüzünden babasının ölümünden al­tı ay sonra 25 yaşında Hakk'a yürüdü.
        Ebu Bekir ölmeden hasta döşeğinde iken bir vasiyetname yazarak kendinden sonra halifeliğe Ömer'i tayin etmiştir.
        Ebu Bekir 22 Ağustos 634 tarihinde ölünce Ömer, halife olur. Ömer halife olur olmaz, belki de Hz. Fatma'yı tekmele­yerek çocuğunu düşürmesine ve ölümüne sebep olduğundan kendini affettirmek için Fedek Hurmalığım Hz. Ali'ye iade etmiştir. Halife Ömer, bir sabah namazında köle Ebu Lülü ta­rafından hançerlenip aldığı ağır darbelerden kurtulamayarak 10 yıllık halifelikten sonra 6 Ekim 644 günü ölmüştür.
        Ömer'in ölümünden sonra Osman 644'de halife olur. Os­man'ın ilk icraatı Fedek Hurmalığını Hz. Ali'den geri alması, ikinci icraatı da akrabaları olan Emevi sülalesine aşın yakın­lık ve hoşgörü göstererek eyalet valiliklerine onları tayin et­mesidir. Daha önce yaptıklarından dolayı Taif'e sürülen Mervan'ı, Medine'ye getirerek Fedek Hurmalığı'nı vermiştir. Ay­rıca oğlu Hars'a Medine çarşılarının vergisini hediye etmiştir. Gene peygamber döneminde "Bana da vahiyler geliyor" diyen ve ölümden zor kurtulan Ebu Serh'e bazı vilayetlerin gelir­lerinin bir kısmını hediye etmiştir. Buna karşılık Bedir sava­şında kahramanlıklar gösteren sahabelerin paylarını kesmiştir. Bu gelişmeler karşısında Mısırlılar, Küfeliler ve Basralılardan oluşan isyancılar tarafından 17 Haziran 656 tarihinde Os­man öldürülür. Bu olaydan sonra Medine'nin ileri gelenleri, halifeliğe en uygun kişinin Hz. Ali olduğunu bildirince Hz Ali'nin istememesine rağmen, isyancıların ısrarı üzerine 656 yılında Hz. Ali halife olur.
        Hz. Ali'nin Haşimi sülalesine mensup olması ve Hz. Pey­gamberin dönemindeki idare tarzını tekrar kurmaya çalışması ve bunda ısrarlı gözükmesi zaman içinde mevki sahibi sıfatı ile zenginleşen bazı kimselerin hiç hoşuna gitmemişti. Bunla­rın başında Şam Valisi Muaviye geliyordu.

Tasarım © ASOZA, 4YOL Bilgisayar Elektronik ve Yazılım Hizmetleri